Buradasınız: HomeARŞİV

CESARET VE KORKU DİLE GELDİ / SELMA BÜYÜKDAĞ

 

Eskikaraağaç Köyü…

İki kelime birbiriyle konuşursa nasıl bir diyalog olurdu?

Birer arkadaş gibi, belki de sadece içlerinden geçirebildikleri sözleriyle karşılıklı oturan iki kişi veya önü açık olduğu halde kenarda durup kalmış; göle açılmaya cesaret edemeyen korkak bir kayık ve onu kendisine çağıran cesur bir göl gibi…

Cesaret: Sen; Tanrı’nın katili… Kaçıyor o gözler ve sözler benden, nedir bu bereketsiz kaygının nedeni? Gel bana, her an buradayım, korkma artık geçti.

Korku: Kendimde bulamadığım güven, haksız gördüğüm cezalar, yaşanmış zihin kırılmaları gibi… Köhne, kırıcı, ciddiyetsiz ve sinsi. Bunun için sana gelemiyorum; inliyor ruhum, tıpkı üstüme düşmüş bir çığ gibi…

Cesaret: Anlıyorum seni, adilliği tartılamayacak, hayali bir tehlike gelir hissi seninkisi; anlamsız bir büyü, kendini sana güzelce yedirmiş gibi… Farkında mısın peki?

Korku: Yüreğime bağlanıp sen olabilirsem, her şeyi içimde barındırabilirken, bana yiğitlik, yüreklilik isabet edebilecek değil mi? Ancak bu kumpas bağlantısı, bende hassasiyet taşıyan bir dram boyutu şimdi.

Cesaret: Nereden gelir içindeki bu muhatara, bilir misin peki? Farkında mısın, yaşamın gitgide ziyan oluyor gibi… Çürüyorsun öylece kenarda, şeytani ve isli…

Korku: Bilemiyorum ki, elimden bir şey gelse yapardım, ancak geçmişim bu ne cüret der gibi…

Cesaret: Neden bu duygulara karşın şaşı davranışlar peki?

Korku: Çünkü sıhhati bozuk hayallerim, girift labirentlerle dolu, beynimde bir karınca yuvası gibi… Çıkarıp atamıyorum, ben de isterdim olmayı senin gibi.

Cesaret: Farkında mısın düşüncelerin sanki bir sürgün gibi? Kalbini bıkarıp, geçmişine sürülmüşsün; hep orada, hareketsiz ve illetli… Cesaret ise kalpte gizli! Unutma, aslen beyindir tehlikeli…

Korku: Haklısın, beyin güzelliklerin hepsini eksiltti…

Cesaret: Kalbini dinle şimdi, korkma atıl hadi…

Korku: Atılganlık âdeta efsunlu bir konu idi. Benim çekmecelerimden çıkanlar ise geçmiş dünyamıza ilişkin işaretleri simgeliyor, sadece geçmişi… Hepsi geçmişin tozlu izleri, ancak cesaretle kırılabilecek gibi… Ben Tanrı’nın katiliyim, ve Tanrı ise sevgi…

Senin sevgiyi yarattığın gibi, sevgiyi yok etmek benim afili bir görevim gibi… Çok zaman geçti de, bu zulüm bitmedi.

Cesaret: Hadi ben ol o zaman!

Korku: Nasıl bir yol izlemeli ki?

Cesaret: Sevgi ve samimiyetle ve güçle ve hatırlaman gereken o inançla ilerlemeli…

Korku: Kolay değil, sevgi en çok korktuğum şeydi. İnanmaksa geçmişin izlerinden eksilmeye devam edendi. İnancım ve sevgim sanki zulümlerden eksilmiş birer tını gibi…

Cesaret: Yok olabilirsin. Haydi… Bana gel, hemen şimdi.

Korku: Sana gelmem için beni yok etmelisin. Hadi nolur yok et bu gereksiz benliğimi ve al kendine beni…

Cesaret: Kapa gözlerini ve atla, bekliyorum hadi…

Cümlelerinde birbirlerinin anlamları gizliydi…

Sevgilerimle,

Selma Büyükdağ

https://selmabuyukdag.com/2018/02/06/cesaret-ve-korku-dile-geldi/

 

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

SALYANGOZLAR VE SPİRALLER / DEMET YILDIRIM

 

Geçen sene bir şamanla çalışmaya başlayınca tüm eksenimi hayvanlar ve totemler sardı. Şamanlar bir kişi doğduğunda ona ismini vermeden önce totemini veriyorlar. Yani bu doğan ruh, şu hayvanın ruhu ve yetenekleri ile doğdu diye ilan ediyorlar. Hangi totemle doğduğunuzu size bir şaman veya bir durugörür (ben ve ben gibiler) söyleyebilir. Geçen yıldan bu yana yüzlerce kişiye totemini ve misyonunu aktardım. Konuyu oldukça eğlenceli buluyorum : ) Hayvan totemleri ! Bizde en çok futbol takımlarında bu totemler aktif . Kara kartal, sarı kanarya ve pençeli aslan…

Laya’ nın da yeni mekanında beklenmedik şekilde yoğun bir salyangoz nüfusu mevcut. Bazen kabuklarını terkedip bahçede dolaşırlarken onları korkutmamak için ciddi bir performans sergiliyoruz ! Ve bu yoğunlukta mevcut bulunan salyangozlar beni onların totem anlamını araştırmaya itti. Üstelik burdaki kaplumbağanın da salyangozlar gibi kendi kabuğunda ikamet etmesi ilgimi iki kat cezbetti. Her iki tür de kabuklu ve çok yavaş hareket ediyorlar ! Bakalım bize mesajları ne imiş :

Salyangoz totemi
Salyangozlar, sümüksü küçük yaratıklar…
Bu yavaş hareket eden hayvanın, bazı mitolojik ve dünyanın dört bir yanındaki kültürlerden gelen bir sembolizmi vardır. Ancak salyangozun sembolizminin çoğu, fizyolojik makyajından kaynaklanmaktadır: Onun neye benzediği : Spiral !

Salyangozun mitolojisini ve kültürel önemini kuşatan spiral şekli, kabuğun salyangozla birlikte büyümesinin bir sonucudur.

Spiral kabuklu yengeçler ve benzer hayvanlardan farklı olarak, salyangoz hayvan totemleri, büyüdükçe farklı kabuklara girip çıkmak yerine kendi kabuğunda büyür. Bu kendi başına, uyarlanabilirliğin ve tabii ki büyümenin harika bir sembolüdür. Kabuk üzerindeki spiralin özel bir önemi vardır.

Antik Mısır’da spiral genellikle eski hiyerogliflerde bir karakter olarak kullanılmıştır. Bunlar, hikayeleri, öyküleri ve yazının bugün için kullanıldığı diğer şeyleri anlatmak için kullanılan kelimeler veya karakter olarak kullanılan bir dizi sembollerdi. Spiral yazım dilinin en eski yöntemlerinden biridir ve bu salyangozun sarmalının önemini daha da önemli hale getirmektedir.

Eski Mısırlılar, sarmalın genişleme, düşünce ve evrim de dahil olmak üzere birçok şeyi simgelemek için harika bir sembol olduğunu düşünüyorlardı. Gezegenin öbür tarafında, Antik Aztek Kızılderililer’in de salyangoz ve spiraller için yüklediği önemli anlamlar vardı. Spiral onlar için ay ve ay evrelerini temsil ediyordu. Ayrıca salyangoz ruhu toteminin doğurganlık, zaman ve değişimi sembolize ettiği anlamını yüklediler.

Salyangozla İlişkili Özellikler:
Yavaş, İstikrarlı, Bereketli, Uyarlanabilir, Esnek, Büyüyen, Koruyucu.
Zaman sembolü & Değişim sembolü.

Salyangozun Sembolik Anlamı:
Salyangoz ruhu, onun toteminden ve sembolizminden en iyi şekilde faydalanmayı seçen bir ruha en değerli anlamı yükleyebilir.

Simgesellikte salyangozun en güçlü fiziksel kısmı belirtildiği gibi onun kabuğudur.

Salyangoz kabuğu temelde korunmanın tek biçimidir. Zayıf ve sümüksü bir bedeni olan salyangoz sert kabuğu olmadan savunmasızdır. Bu basit fakat son derece önemli olan özellikten dolayı, salyangoz sembolü korunma ve savunmayı temsil eder.

Salyangoz kabuğu hakkındaki bir diğer şey, salyangozun evinin kat kat olmasıdır. Salyangoz kendi kabuğunu yapar, yaşadığı sürece onu taşır. Bu, salyangozun yaşayan bir mobil ev olduğu anlamına gelir. Salyangoz nerede olursa olsun, o daima evdedir. Bu seyahat, güvende olmak ve kendine güvenmek anlamlarını taşır.

Salyangoz hayvan totemi yavaş yavaş ilerleyerek bu dünyada uzun bir yol kat etti. Bu bize yolun güvenli olması için acele etmemize gerek olmadığını gösterir. Tıpkı salyangoz kabuğuyla bu dünya üzerinde çalışıyormuş gibi bizim de sahip olduklarımızla çalışmamız gerekiyor. Biz de her gün salyangozun yaptığı gibi kendi gücümüzle oynayabiliriz !

Dipnot : Hayvanlardan tiksinen, çok agresif tepkiler veren ve asla onları sevemeyen bir çok insan var. Bunlar unutulmuş ciddi şoklar yaşandığına ve sağlam çakra blokajları ve bazı hastalıklara işaret. Sonuçta işaretler iyidir ! Onlara bakıp bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliriz. Bireysel seanslarda bu irite duyguları tekrar yüzeye çıkarıp, bedenden atabiliyoruz. Önemli bir konu. Yeryüzünde rahat yaşamak için …

* Ruhsal büyüme ve genişleme için spiral imaji taşıyan simge/kolye/ takı veya mekânlarınızda tablolar kullanabilirsiniz. 

Yürekten sevgilerimle,
Demet Yıldırım

 www.demetyildirim.com

 

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

GÖBEK YAPAN DİYAFRAM NEFESİ / NESRİN DABAĞLAR

Son yılların gözde emir cümlesi…

Ülkemizde nefes farkındalığının başlaması son on yılın gelişmesi… Yanlış nefes alıp verdiğini fark edenlerin karnını şişirerek nefes alıp vermeye başlaması onların hayatında çok şeyi değiştirdi.

Deneyimlemeyenlere de tavsiye edilir. Ama biraz deşelim bu konuyu Diyafram nefesi alıyorum diye göbek yapan, midesi taşan, aşırı duygusallaşan ve durmadan “hocam diyafram nefesi almaya başladıktan sonra göbek yaptım, niye ki” diyenlere de cevap olsun.

Solunum sırasında karın bölgesi kaslarının eyleme katılması gerekiyor. Sadece üst beden bölgesiyle nefes alanlar, benim tabirimle büst olarak yaşayanlar, gergin, stresli, kaygılı, uykusuz, aceleci, hesapçı, depresyonlu, aşırı savunmacı, tutucu, kavgacı, sabit fikirli ve telaşlıdır. Saydığım bu özellikler, üst beyinde özellikle sol lobun işlevlerini anlatır. Sol beyin diye tanımlanan, sempatik sinir sistemi ile yönetilen eylemlerdir hepsi. Biz ona ERİLyanımız deriz. Adlandırma, Matematiksel işlemler, Dili kullanma, İnceleme, Parçayı görme, Sistemli analiz etme, Disiplin, Sınıflandırma, Mantık yürütme, Sıralama, Problemleri parçalayarak çözme, Savunma, Kavga, yani kendini benlik ve birey olarak algılama ve koruma sol beynin işidir. EGO diyerek kısaca tanımladığımız bütünden ayrı ve özgün varlık olma halimizin baş şefidir sol beyin.

 

Sağ beyin ise, bilgiyi bir bütün olarak ve görsel olarak değerlendirir. Tasvir ve semboller kullanır; resimlere şekillere ve renklere duyarlıdır. Müziğe, vücut diline, dokunmaya tepki verir. Nesnelerle soyut değil, duygusal olarak ilişki kurar. Sezgicidir, önsezileri ve hisleri takip eder. Uzaysal ilişkiler kurar ve kullanır, çok boyutludur. Duygusal ve üreticidir. Görerek ve duyarak öğrenir. Hayaller, şiir onun işidir. Vücudun sol bölümündeki duyusal organları ve vücut hareketlerini kontrol eder. Biz ona DİŞİL yanımız deriz.

 

Beyin ve vücut ilişkileri çapraz yürür. Beyin korteksinden hareketlerimizle alakalı motor lifler üst boyun bölgesinde çapraz yaptığı için, sağ beyin vücudun sol tarafını, sol beyin ise vücudun sağ tarafını idare eder. Sol beyin eril, sağ dişildir. Sağ beyin sevgiye göre karar verir. Sağ beyin niyete, sol beyin sürece bakar. Sol beyin gerçekleri, sağ beyin duyguları analiz eder.
Vücuttaki sinir sistemi motor ve otonom olarak ikiye ayrılır, otonom da sempatik ve parasempatik diye ikiye ayrılır. Sempatik sistem, üst beyinden çıkan sinirleri tüm omurlara çift taraflı uğrayarak organlara bağlar. Yani bedenin sağ ve sol yanı ayrı hatlarla beyine bağlıdır. Parasempatik sistem ise beyinden çıkan ana bir hatla (vagus siniri) önce sindirim bölgesi girişine bağlanır. Aynı hat üzerinden sağ-sol ayırımı yapmadan tüm organlara bağlanır.

 

Üst beyin bedeni sağ-sol yan olarak ikiye ayırırken, son yılların şok bilgisi ile bağırsaklarda ikinci bir beyine sahip olduğumuzu öğrendik. Haydiii vücudu bir de enine ikiye böldük mü? Evet böldük…

 

Kısacası sağ lob-sol lob olarak boyuna, üst korteks beyin-alt bağırsak beyin olarak enine bölünen bir bedenimiz var. Parasempatik sinirin neden karın bölgesine direk bağlandığı da anlaşıldı böylece… Bağırsaklardaki ikinci beynin, bedenin alt bölgesini yönettiği, birçok ruhsal ve fiziksel hastalığın bağırsaklardaki sorunlara dayandığı, üst beyine düzenli bilgi gönderdiği ortaya çıkınca tıp dünyasında işler sarpa sardı. Şizofren, Otizm, Bipolar, Çölyak, MS, Anksiyete gibi önemli hastalıkların ikinci beyin hastalığı olması, diyaframın ve vagus sinirinin önemini de değiştirdi.

 

Bu kadar uzun anlatımın özeti nedir?

Bir elmayı dörde böldüğünüzü düşünün. Dört ayrı çeyrek olur. Sonra da bu çeyrekleri elmayı bütünleştirecek şekilde yanyana getirin. İşte vücudumuzda olan şey budur. Dört ayrı yana çeken bu bedenin dengesini sağla sağlayabilirsen

 

Son on yılın bu bilgilerine ulaşana kadar aldığımız nefes ile yaşayıp giderken diyafram nefesi farkındalığı çıkageldi. Diyafram denilen bir organımız varmış, nefes alırken onu şişirmeliymişiz dendi birdenbire. Ve bedenimizdeki her şey karıştı ve değişti. Öncelikle yanlış bilginin ilkini düzeltelim, diyafram bir organ değildir. Bedeni akciğer altından başlayarak ikiye ayıran bir kastır diyafram.

Ve başladık nefes alırken karnımızı şişirmeye.

 

Diyafram nefesi almaya başladık ama üst beden büst beden derken, bu sefer de alt beden olduk kaldık. Duygusal, dürtüsel, sezgisel, sevgisel takılmalar başladı hayatımızda. Çünkü diyafram nefesi diye karnımızı şişirirken, tıpkı sol beyini fazla enerjilendiren, iner-çıkar düz hareketli nefes gibi, karnımızı da sağ beyini fazla enerjilendiren şişer-iner bir düz hareketle çalıştırdık.

Dikkat! Karında sadece ileriye doğru şişerek alınan nefes diyafram nefesi değildir.

Doğru diyafram nefesi, içten dışarıya doğru her yöne ilerleyerek bedeni bir küre gibi şişiren nefestir. Tıpkı bir sürü teknik sistemde kullanılan diyaframın şekli gibi olmalıdır bu nefes. Nefes alırken karın bölgesi sadece düz ileriye doğru değil, sağ yan ve sol yana ayrılarak şişer. Bu sırada arka bölge ve kuyruk sokumu bölgesi de genişler. Bedenin yaptığı bu hareket göbek bölgesini büyütmez, aksine kasları ideal duruma getirerek fit görünmesini ve ideal bir karın şekli oluşmasını sağlar. Hocam niye göbek yaptım diyenlerin dikkatine

 

Diyafram bölgesi dediğimiz alanda; solar bölge, üreme bölgesi ve kök bölgesi vardır. Bu bölgenin merkezi de üreme bölgesidir. Bizlerin tabiriyle bu bölgede sakral çakra merkezdir ve nefes o bölgeden başlayarak alınmalıdır. Mide ya da göbek dediğimiz alanı dışarıya doğru düz iterek, şişirerek nefes alıp vermek sadece göbek yapmaz, ayrıca bedeninizi duyguların, dürtülerin, bilinçaltının kontrolüne geçirir. Bu da ayrı dert…

 

Ne Yapmalıyız?

Üst beden üst beynin kontrolünde, alt beden bağırsak beynin kontrolünde, sağ yan sol beynin kontrolünde, sol yan sağ beynin kontrolünde ise hangi nefesi almalıyız ki, tüm beyinlerimiz eşit yetkiyle yaşamımıza katılsın?


Egoist-kavgacı-gerilimli olmayayım, duygu ve dürtülerimin esiri de olmayayım, sağ yanım sol yanımı ezmesin diyorsanız eşit ve adaletli bir nefes almalısınız. Doğru nefesi tüm bedende sağlamak, bedenin her bir çeyreğinin eşit hareket ve güçle katıldığı bir nefes alabilmekle olur. Böyle bir nefesin merkezi de kalp bölgesidir. Ultra yeni bilgi ise, kalbin taşıdığı nöronlar ile üçüncü beynimiz olduğudur. Ve kalp; tüm bedenle dört ayrı yolla iletişim kurar. Kısacası dört ayrı çeyreğimizi birleştiren ve dengeye koyan merkez, kalbin yarattığı ve özü sevgi olan yüksek manyetik alandır.


E artık bu bilgiyi de başka bir makaleye bırakalım di mi

Nesrin Dabağlar

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

BEL VE BOTUN FITIĞI / MİNE OCAK

Yoğun çalışma hayatı, bilgisayar başında geçirilen uzun saatler, uzun süre ayakta veya oturarak çalışma gibi nedenlerle bel ve boyun ağrılarından şikayet edenlerin sayısı her geçen gün artıyor.Bel ve boyun ağrıları dinlenmekle geçen hafif ağrılar ile başlar ancak omurlar arasında oluşturduğu hasar giderek artar ve artık ağrılar şiddetlenerek ilerler. Hastalar genellikle bu dönemde doktora başvururlar.

Omurlar arasında amortisör görevi gören özel bir bağ dokusundan oluşmuş diskler bulunur. Ancak hareketsiz bir iş ve hareketsiz bir yaşam tarzı, oturarak çalışmak,fazla kilo, yanlış yapılan egzersizler, uygunsuz ağırlık kaldırmak omurlara olan baskıyı artırır ve disklerde dejenerasyon artar.

AMELİYATSIZ DA OLUR!

İğnesiz akupunktur “SU-JOK” ile bel ve boyun fıtığına bağlı ağrılar, uyuşmalar birkaç dakika içinde geçer ve düzenli uygulamayla iyileşme sağlanabilir. Elimizi vücudumuzun kontrol paneli gibi kullandığımızda, vücudumuzun arkasında bulunan omurgamız olduğu gibi elimizin üzerine yerleşir. 3 ve 4. parmakların kesiştiği noktaya kuyruk sokumunu yerleştirdikten sonra birkaç cm yukarıda bel omurlarının yansıma noktalarını buluruz. Bu noktalar bulunup uyarıldığında ağrıdan tamamen kurtulmak ve yaşam kalitemizi artırmak mümkün.

Vücudumuzun minyatür bir kopyası ellerimize gizlenmiştir ve bir çok ağrıyı, hatta çözümsüz gibi görünen rahatsızlıkları bu minyatür haritayı keşfederek iyileştirebiliriz.İğnesiz akupunktur “SU JOK” Battı tıbbı ile binlerce yıllık Doğu tıbbının karışımından oluşmuştur. Güçlü etkisi ve kolay uygulanabilirliği ile yüzyılın keşfi olarak ifade bulmuştur.

Mine Ocak

http://www.iyilesmesanati.com/bilgisayar-caginin-hastaligi-bel-ve-boyun-fitigi-artik-cozumsuz-degil/ 

 
İyileşme Sanatı
5 · Alternatif ve Holistik Sağlık Hizmeti
Prof. Dr. Müfide Küley Sokak No:28 D:15 K:4, 34365 Şişli
 

 

 

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ / DENİZ DEMİRSOY


Toplum mühendisliği ,sosyoloji,siyaset felsefesi ve antropolojinin alanına giren bir konudur.Toplumu , bireyleri her yönden etki altına alıp yönlendirmesi açısından günümüzde  artan etkisiyle daha  önem ve ayrıntıyla  üzerinde durulması gerekmektedir.

Hükümetler veya özel gruplar tarafından toplumun geniş bir kesiminin tavır ve sosyal davranışları üzerinde etkide bulunacak çabalara atıfla siyaset bilimi ve sosyolojide kullanılan bir kavramdır.

Toplum mühendisliği toplumun sosyal dokusunu, tepkilerini,hareketlerini ideolojiler veya değişik amaçlar adına  yönlendirmek,kontrol altında tutmaktır. Bir nevi zihin mimarlığı da diyebiliriz.Toplumun geneline ,belli topluluk veya kişilere karşı da yürütülebilir.

Tarihte Sanayi devrimi ve 19.Yüzyılda kitlenin doğuşu ,gelişmesi ve iletişiminin yaygınlaşmasıyla birlikte kitle hareketlerinin ve dolayısıyla kitleyi yönlendirici politik ve ideolojik söylemlerin etkisi ve hızı giderek artmıştır.Dönem itibariyle ideolojiler ve bunların savunucuları bir nevi toplum mühendisi olmuşlardır.

Günümüzde özellikle bilim ve teknolojinin gelişmesiyle daha da hız ve önem kazanmıştır.Hızla gelişen dünyada toplum mühendisliği her türlü iletişim aracı ve medya kullanılarak hem hükümetler hem dış kaynaklar tarafından özellikle 2. ve 3. Dünya ülkelerinde daha sık uygulanmaktadır.

Önceleri istihbarat servisleri ya da çeşitli kapalı organizasyonlar tarafından yürütülen toplum mühendisliği 1980 sonrası teknolojinin hızla gelişimiyle çok uluslu şirketler ve medya tarafından uygulanmaktadır.

Amaç istenen hedefe doğru kitleleri kısa ,orta ve uzun vadeyle yönlendirmektedir.Günümüzde artık yaşamımıza o kadar nufüz etmiştir ki,günlük hayatımızda üzerimizdeki etkisini anlamadan hepimiz  sele kapılmış vaziyette bilinçsizce yönlendirilen hedefe doğru gitmekteyiz.

Şöyle dikkatle inceleyecek olursak, günümüz dünyasında  takım taraftarlığı ,spor bile toplumu bölme unsuru olarak ustalıkla kullanılıyor.

Bu mühendislik ,insanları televizyon, amaca hizmet eden kitaplar,filimler,internet vasıtasıyla adeta uyuşmuş bireyler haline getirilerek yapılmaktadır.

Söz konusu mühendislik her ne kadar görünüşte iyi niyetle yola çıkılmış gibi gözükse de  insanın doğası ve sosyal gerçekliğin karmaşıklığından dolayı öngörülmeyen ,olumsuz sonuçları nedeniyle toplumları felakete sürükleyebilir.

 Mevcut hükümetler ideolojilerine göre elinde bulundurdukları imkan ve  birtakım araçları kullanılarak istenilen ideal düzene göre toplumu tasarlayabilir.Toplum amaçlanan plana göre dönüştürüldükten sonra  kontrolü elinde tutmak ve yapıyı muhafaza etmek için merkezi yönetimi gerekli kılar.Sonunda rejim kaçınılmaz olarak diktatörlüğe kayar.Bunun yakın tarihte en önemli örneklerden bir Nazi Almanyası’nda toplumu her açıdan Nazi ırkçı ideolojisine göre dizayn etmiş diktatöryel yönetim biçimidir.

Çağımızda önde gelen sosyolog,siyaset kuramcı ve felsefecilerine göre, uygulanan toplum ve politik mühendisliklerde artık “böl ,parçala,yönet” devri kapandı. “parçala ama bölme,birbirine düşür;ama bir sınır içinde yaşamaya zorla” dönemi başladı.

Gerek iç bağlantılar ,gerek dış kaynaklar tarafından her türlü teknolojik araç kullanılarak hızla gerçekleşen bu değişimler dünyayı sistem olarak temelden sarsacak olaylara gebe.Çünkü bu tip toplum üzerinde uygulanan baskıcı eğilimler toplumu psikolojisi olan yaşayan canlı bir varlık olarak ele alacak olursak öngöremediğimiz  yıkıcı etkilere ve devrimlere neden olabilir.Günümüz dünyasında bireyin dayatılan her şeyi kabul etmeden,vicdanla sorgulamaya her dönemden daha çok ihtiyacı vardır.Robotlaşmış, hangi amaca hizmet ettiğini bilmeyen birey ve toplumlar haline dönüşmek istemiyorsak kendimizi ve sistemi eleştirel bakış açısıyla sorgulamalı ,yanlış ve eksikleri irdelemeli bunları yapıcı bir dille kitlerle paylaşmalıyız.

İnsan Olmak bitmeyen bir ödevdir.Ve çağın gereklerine göre bu ödevi daha bilinçli olarak yerine getirmek durumundayız.Kendimizi toplumun pasif bir bireyi,her dayatılanı kabul eden formatlanmış olarak olarak değil,hem düşünce hem eylem anlamında aktif bir katılımcı olduğumuz düşüncesiyle hareket etmeliyiz.

Toplumu olumlu olarak değiştirecek en büyük güç bireylerin hür iradesi,bilinçli katılım ,birlik içinde  farklı görüşlere toleranslı olarak sorgulayıcı anlayışı elden bırakmamaktır.

Unutmayalım bir toplumda sağlam ve köklü değişimler halk tarafından destek ve taban bulmak zorundadır.Tepeden inme ,metazori her türlü uygulama bir gün yıkılmaya mahkumdur. Egemenliğin   bilinçli ,aklı hür, vicdanı hür birey ve toplumların elinde olmasıyla dünyamız daha özgür, merhametli ,huzurlu bir yer olacaktır.Dünyayı böyle düşünmek ve o amaç üzerine yaşamak en büyük düşümüz olsun dilerim.

Deniz Demirsoy

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

KALP ZEKASI İLE SORUNLARI ÇÖZME VE BAŞARI / GÜLFERİ YILDIRIM

 

Mantıklı ol, duygularınla hareket etme… Hayal kurma, ayakların yere bassın biraz… Aklını kullan, duygular gelip geçer… Aman sonuçlarını iyi hesapla, sonradan pişman olacağın şeyler yapma… Tanıdık mı? Seçimlerinde kalbinin sesini dinleyenlere “ işte biliyordum”, dinlemeyenlere ise “ gerçekten mi, nasıl yani?” dedirtecek bir haberim var...

Kalbin zekası var ve beyninden daha önce olacakları hissettiği bilimsel olarak ispatlandı.


Kalbin zekası olduğu bilimsel olarak kanıtlandı

Önce anne, babamızla başlayan sonra öğretmenlerimize kadar uzanan büyüme dönemimizde çoğunlukla öğretilen mantıklı olmak, duygularımızdan ziyade aklımızla hareket etmek üzerineydi. Aklımızı kullanmakta elbette bir sorun yok, Allah insana akıl vermiş, olasılıkları değerlendirip en doğru seçimi yapması için. Peki tüm dinlerde ve kültürlerde duyguların merkezi olarak kabul edilen kalbimizi bu kadar arka plana itmek, koşulsuza sadece beynimize, aklımıza güvenmek, kalbimizden geçeni, O’nu heyecanlandıranı göz ardı etmek nelerden vazgeçmenize sebep oldu hiç düşündünüz mü? Evlenirken, mesleğinizi, işinizi seçerken, bugün dahi bunları sürdürürken… Mantıklı olanı mı, yoksa kalbinizi çarptıranı mı seçiyorsunuz?

Küçük prens haklıymış: Gerçeği ancak kalbin gözü görebilir


Heartmat Institude’da Dr. Rollin McCraty tarafından yapılan çalışma, kalbimizin bilinenin ötesinde mucizevi diyebileceğimiz sezgisel zekasını gözler önüne seriyor.

Bu çalışmada 26 katılımcıya 30 resim gösterildi. Bazıları saldıran bir yılan, araba kazası gibi duygusal olarak yüksek uyarıcı, bazısı ise doğa manzarası gibi nötr uyarıcı resimlerdi. Katılımcı bir bilgisayar ekranı karşısında oturuyor ve bir yandan EEG ile beyin dalgaları, diğer yandan EKG ile kalp atışları takip ediliyordu. Katılımcının mouse’a her tıklamasından 6 sn. sonra, 3 sn. süreyle ekranda rastgele bir resim gösterildi. Ardından ekran 10 sn. karardı. Sonra tuşa tekrar basmaları istendi ve bu işlem 30 kez tekrar edildi. Veriler incelendiğinde sonuç şok ediciydi. Katılımcılar fotoğrafı gözleriyle görmeden sanki kalp resimleri biliyor gibiydi. Eğer resim yüksek uyarıcı bir resim ise kalp resim görünmeden önce 5 saniyeliğine yavaşlıyor, eğer düşük uyarıcı bir resimse kalp hızlanmaya başlıyordu. Yani bilgi önce kalbe geliyor oradan beyne iletiliyor, daha sonra vücut tepki veriyordu. Tüm bunlar olay gerçekleşmeden saniyeler önce oluyordu.

Kalbin zekası olayları önceden sezmenize yardımcı olabilir


Bu çalışma kalbin zaman ve mekan sınırı olmayan, bilinçli zihnimizle algılayamayacağımız bir şekilde olacakları önceden sezdiğini göstermekte. Hani “İçime doğdu”, ya da “Malum oldu” denir ya işte bilimsel ispatı. Son yıllarda yapılan nöro-kardiyoloji çalışmalarında kalp ile ilgili elde edilen diğer şaşırtıcı bilgiler şöyle:

• Kalbin manyetik alanı beyninkinden yaklaşık 5000 kez daha güçlü ve vücuttan bir kaç metre uzakta ölçülebiliyor.
• Kalp duygularımıza göre değişen eletromanyetik dalgalar yaymakta.
• Kalp, beyinden ve otonom sinir sistemimizden bağımsız yaklaşık 40.000 nörondan oluşan bir ağa sahiptir.
• Kalp beyne, beyinin gönderdiğinden daha fazla sinyal göndermekte ve bu sinyaller duygusal deneyimimizi etkilemekte.
• Kalp sinir sisteminde, aynı beyindeki gibi, tüm vücut üzerinde bir etkiye sahip çeşitli nörotransmitterler ve hormonlar salgılanır: noradrenalin, dopamin ve oksitosin bu hormonların en önemlileri, bu arada oksitosin, anne sevgisini, dayanışmayı, hoşgörüyü, anlayışı ve sosyal davranışı etkilediği için “aşk hormonu” olarak adlandırılır.
• Anne rahmine düşen zigotta beyinden önce kalp oluşur ve atmaya başlar. Annenin beyin dalgaları bebeğin kalp atımlarıyla senkronizedir.

Kalbin zekası, dünyayı daha iyi anlamanızı sağayabilir


Kalbinin sesini dinle


Yaptığınız mantıklı seçimleri bir gözden geçirin. Bunlar sizi gerçekten mutlu eden, doyum ve huzur getiren seçimler mi? Yoksa mantıklı seçimleriniz yargılanma, eleştirilme kaygısıyla, ailede ve çevrenizde kabul görmek için mi?

Kalbiniz sizinle sürekli konuşuyor, hiç durmadan. Ancak zihnin gürültüsü içinde onu duymak çok da kolay olmuyor. Cılız bir ses duyabilsek bile seçimlerimizde O’na kulak verebilmek için farkındalığımızın yüksek olması gerekiyor. Farkındalık ve meditasyon çalışmalarının faydası zihindeki bu karmaşa arasında gerçek benliğimizin yani kalbimizin sesini daha güçlü duymamıza olanak sağlamasında.

Kalp meditasyonu


Kısa bir meditasyonla bu yazıyı tamamlayalım. Bu meditasyonu 21 gün boyunca günde 10 dk. düzenli yapmanız, kalbinizin sesini daha güçlü duymanıza, yaşantınızda olumlu gelişmelere kapı açacaktır.

İkinci beynimiz: Kalbin zekası


Kalp meditasyonu, kalbin zekasını ortaya çıkarabilir


1- Saatinizin sayacını 10 dakikaya ayarlayın, rahatsız edilmeyeceğiniz sakin mekanda, rahat bir pozisyonda oturun ve gözlerinizi kapatın.

2- Zihninizi nefes alışınıza odaklayın ve içinizden 4 e kadar sayarken burnunuzdan aldığınız nefesi, yine içinizden 8’e kadar sayarken burnunuzdan yavaşça verin. Bu nefes alış verişi 6-7 kez tekrarlayın.

3- Şimdi dikkatinizi göğüs kafesinize çevirin ve nefes alıp vermeye devam ederken, her nefes alışta havanın göğüs kafesini, akciğerlerinizi dolduruşunu gözlemleyin. Göğsünüzdeki hislere odaklanın. Kendinizi bir şeyler düşünürken her an yakalayabilirsiniz sorun yok. Fark ettiğiniz anda dikkatinizi yine nefesinize getirin.

4- Şimdi dikkatinizi kalbinizi çevirin. Yavaşça nefes alıp vermeye devam ederken kalbinizin atışlarını içinizden hissedin. Nasıl ahenkle, hiç durmadan, yorulmadan attığını bir süre gözlemleyin.

5- Ardından kalbinizin içinden pembe parlak bir ışığın yanmaya başladığını, giderek güçlendiğini, yavaş yavaş tüm göğüs kafesinizin bu ışıkla aydınlandığını, ışığın giderek büyüyerek tüm bedeninizi doldurduğunu zihninizde görün ve verdiği sıcaklığı, sizi şefkatle sarışını hissedin.

6- Nefes alıp vermeye ve tüm bedeninizi kalbinizin ışığıyla yıkamaya alarm çalana kadar devam edin. Alarm çaldığında bedeninize ve kalbinize teşekkür ederek dikkatinizi nefesinizde toplayın ve hazır olduğunuzda gözlerinizi açın.

“ Kalp sırrına erenler ne yapar bilir misin?


Kızmazlar… Küsmezler… Kırmazlar… Kırılmazlar…
Her şeyde bir güzellik bulurlar.” Hz. Mevlana

Kalp kan pompalayan bir organdan çok daha fazlası… Kalbinizin sesine kulak vermeniz dileğiyle...

Gülferi Yıldırım

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Sosyal Medya

Yazı Takvimi

« February 2018 »
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
      1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28        

REVOLUTIONARYFIRE

Kendimden bile hala sakladığım hangi devrimlere sahibim ?